İrfan Özfatura Türkiye / 05.03.2007
Bundan böyle pazartesileri birlikte olacak hafta boyu otomobil üzerine derlediklerimizi paylaşacağız. Dilerseniz dört on yıl evveline gidip bir nostalji turu atalım.
1925 Studbaker, 48 Dodge, 52 Plymouth, 56 Chevrolet, 57 Belair, 62 İmpala, 64 direksiz, 66 eğik kuyruk derken uzunca bir ara...
Detroit, elbette 67’de, 68’de, 69’da da üretim yapar ama bizde pek bulunmaz.
Amerikanlar 71, 72, 73’te parmak hesabıyla gelir, o da hastasına...
Pontiac’ların, Buick’lerin, Desoto’ların, Ford’ların, Mercury’lerin, Rampler’lerin ve o uğruna şarkılar yazılan Cadillac’ların nesli kesilir bir anda...
Niye? Zira halkımız 8 silindirin 4 silindirden fazla yaktığını anlar, geç de olsa.
750 kiloluk araba da 6 kişi taşır (o devirde önde üçlü koltuk vardır), 2 tonluk araba da...
Hem yabancı el yakacak kadar pahalıdır. Yerine iki tane almak varken, öyle ya?
Yerli otoların birer ikişer yollarda göründüğü yıllardan bahsediyorum.
Adıyla sanıyla Türk malı bir arabadan, Anadol macerasından.
Anadol cesur bir çıkıştır, hani “bunlar iğne bile yapamaz” diyenlere inat.
Ne zaman?
Bakın o günlerde bu işi kıvırabilecek sermayedar azdır, Vehbi Beyi her gören “ne zaman araba yapacaksınız” diye sorar.
Esasen Koç sektöre yabancı değildir, yıllarca Ford bayiliği yapmış, lastik, akaryakıt, traktör (FIAT) işine bulaşmıştır. Otosan’da Ford kamyon üretmiş ve bir şekilde piyasaya adım atmıştır.
Gidip içini yine Amerikalılara açar, ancak Fordçular “derdin mi yok” derler, “al sat para kazan! Bir kere büyük fabrika kuramazsın, küçüğü de rekabete dayanamaz, bırak bu hevesi, işine bak.”
Doğrusu da budur aslında, 1966 yılında eskisi hurdası bütün otomobilleri saysanız 100 bini bulmaz, bu memlekette yerli araba taş çatlasa “3 bin tane” satar.
Ama Koç bu, geri adım atmaz.
Eğer 20-25 binlik bir pazar olsa “sac karoserli” bir araba yapacaktır lakin küçük rakamlar o tarz bir üretimi kurtarmaz. Zira sadece kalıplar 50 milyon dolar tutar.
Fiberglas
İmdadına Bernar Nahum yetişir, İsrailli bir firmanın (Autocar) ‘fiberglas’ (cam elyaf ve polyesterden) kasa yaptığını fısıldar. Kalkıp İsrail’e giderler ancak üretimi iptidai ve baştan savma bulurlar. Yine de ipuçları yakalar, İngiliz Reliant fırmasının aynı maddeyi “özenle” kullandığını duyarlar. Bernar Nahum, Reliant yöneticileri ile görüşür ve raporunu hazırlar. Nitekim Vehbi ve Rahmi Beyler de İngiltere’ye gider, el sıkışırlar.
Ve bürokrasi efendi olanca haşmetiyle çıkar karşılarına. Projeyi tasdik ettirmek için kapısı çalınmadık bakan kalmaz, nihayet onları MKE’ye yollarlar. Makine Kimya “tesisim yok, malzemem yok” der baştan savar. Test yapamaz ki, imzaya yanaşsa...
Buna rağmen iki kapılı bir prototip hazırlar, altyapıyı (1200 cc motor, diferansiyel, şanzıman) Ford teknolojisi ile kurarlar. Aracın dizaynını David Ogle yapar. Bu arada hükümet değişir ve yeni sanayi bakanı projeye yeşil ışık yakar.
“Haydi buyrun üretin” der “ancak fiyatı 30 bin lirayı aşmamak kaydıyla!”
Anadol olsun
Yerli araç için bir anket yapılır ve takriben 100 bin mektup alırlar. “Anadolu” ve “Ve-Ko” (Vehbi Koç) ismi öne çıkar. Netice’de “Anadol” isminde karar kılarlar.
Anadol 26 bin 800 eski liradan piyasaya arz edilir, bin lira daha verirseniz kalorifer de koyar, bin daha verirseniz radyo da takarlar. İlk yıl 1750 araba satarlar.
Bu arada Hayat dergisinde, Son Havadis’te filan reklamları çıkar. Ertesi sene üretimi 4’e katlarlar.
Eh “bizden bi numara olmaz abi” tarzında konuşanlar da eksik olmaz. Ortalığı “bunu samandan yapıyorlarmış, keçiler yiyormuş” fısıltıları sarar. Doğrusu Anadol yabancı arabaların yanında cılız kalır ama artıları da vardır. Bir kere tamiri kolaydır, kıtır kıtır kesilir, yamanır ve asla paslanmaz. Sağlam şasi ve makaslı yapısıyla yüke aldırmaz. Zaten sonu da bu yüzden gelir, kırpar, doğrar kamyonet yaparlar.
Halbuki Otosan Ar-ge Başkanı Jan Nahum (Bernar Nahum’un oğlu olur) değişik modeller arar, dört kapı, spor (STC 16), steyşınvagon (SV 1600) derken, Böcek’i üretip piyasaya sunar.
Bunlar içinde STC 16 Avrupai bir otomobildir, dizaynına bizim gençlerimiz imza atar. Lakin o günlerde bir arabaya üç aile binen milletimiz iki kişilik bir modeli mantıklı bulmaz. STC 16, Paris-Dakar rallisine de katılır (alkışlanacak karar) lâkin havlu atar.
Çağdaş BX
Bir ara Bertone tasarımcısı Marcello Cardini’ye (adam Lamborghini Miura’yı dizayn etmiştir) çizdirilen “Çağdaş” (AFK notu: bu prototip Çağdaş değil FW11 modelidir) adlı bir prototip Avrupa’da bile alaka toplar. Nedendir bilinmez üretime geçilmez. Bu modeli Citroen kapar (BX) 12 yıl üretimde tutup rekor satışlar yapar.
Evet Anadol’un işçiliği kabadır, kapılar oturmaz, fitiller kopar, içeridekiler toz yutar. Kaporta harita gibi inişli yokuşludur, şimdiki arabalar gibi okşarsanız eliniz kaymaz. Pedallar serttir, vites yorar, hızlanınca uğuldar. Sonra o ithal Kent motorlar az kaçar, çok yakar, benzin kokar, yokuşlarda ağlar, hararet yapar. Araba da plastikimsi bir koku vardır, tamir esnasında lifleri yumuşatan kimyasal burnunuzun direğini kırar. Bütün bunlara rağmen yerli bir isimdir, bizdendir.
Ümidimizdir, hayalimizdir, hasretimizdir.
Şu an Türkiye AB ülkelerine bile araba satıyor ama Anadol gibi “bize has” bir marka yok. Yabancı yabancıdır, doların baz alındığı bir piyasada vefa gibi kelimelerin yeri olmaz. Nitekim oto devleri kriz dönemlerinde yerli ortaklarını yutarlar. Bilginiz, tecrübeniz, alın teriniz elin oğluna yarar.
Elde var hüzün
Gelelim finale.
Anadol 1966-1986 yılları arasında 20 yıl bantta kalır, 62 bin 543 tane üretildikten sonra...
“The end”
Sevenlerine el sallar.
Yerine gelen Ford Taunus Avrupa’da satmış bir arabadır ama inanın Anadol kadar da heyecan uyandırmaz.
Yıllar sonra yapılan Escort, Transit ve Connect çok tutar. Yurt dışında da prim yapar.
Eğer “Hitit geyiği” şu birikim ve kalite anlayışı ile marka olmaya kalksa, inanın rakiplerini zorlar. Rakamlar yalan söylemez, Otosan’ın başarısı ortada.
Neticeyi kelam... Nasıl ki alfabenin ilk harfi A ise Türk oto sanayiinin ABC’si de Anadol’dur.
Bu yüzden Anadol ile başlanmalıydı.
Di mi ama?
Satır aralarından...
..... Sonra evin önünde tüm zamanların en kült arabalarından birisini, siyah tavanlı krem rengi, 1972 model dört kapılı Anadol’u fark ettim. Fabrikadan çıktığı gibi duruyordu. Beyaz yanaklı lastikleri, parlak alüminyum cant kapakları, dikdörtgen farları, tek parça ön koltuğu, incecik direksiyon simidi ve kelebek camlarıyla 34 sene öncesinden gülümsüyordu. İki kapılı olanlar 1969 senesinde piyasaya çıkmışlardı. Tek renktiler ve bir havaları vardı. Vites kolları âdeta inşaat demirinin ucuna takılmış bir toptan oluşuyor ve ön göbeğin altında bir yerlere uzanıyordu....
....Yüce milletimin sevgilisi haline gelen Murat 124’lerin piyasaya verilmesiyle beraber Anadol da revizyondan geçti ve dört kapılı bir aile otomobili olarak uzun sürecek Türkiye yolculuğuna başladı. Metal kısımları çabuk yıpransa da tamiri kolay, parçaları ucuzdu. Kupasına hiçbir şey olmuyor, süet ayakkabı gibi basit temizlik ile yetiniyordu. Ve bazı insanlar ayrılamayacak kadar çok bağlandılar arabalarına.
Şimdilerde özellikle pazar günleri yolun sağından sakince giden bir Anadol gördüğümde dikkatle bakarım. Beyaz saçlı, ince bıyıklı, kilolu olmayan ve altmışlı yaşlarını sürmekte olan bir adam dimdik durmakta ve direksiyonu sarılır gibi tutmaktadır. Yanında soluk renkli başörtüsü eski usul çene altından iki düğümle bağlanmış, alın kısmında beyaz saçlarından bir tutam görünen bir kadın oturmaktadır. İkisi de ciddidir. Araba kullanmanın şakaya gelmeyen, çok ciddi bir iş olduğu eğitimini alan adam ile, şoförün işine karışmadan oturması gerektiğini bilen bir kadın, çocuklarına yahut yakın akrabalarından birisine yaptıkları kısa yolculuğu sürdürmektedirler. Memleketin birçok yerinde bu çiftleri gördüm ve benzerlikleri dikkatimi çekti. Bunların bir “tarikat”e bağlı olup olmadıklarını düşünmeye başladım gülümseyerek..... (Dr. Ahmet Faruk Yağcı’nın “Anadol Tarikatı” adlı hikayesinden)